Skip to content

OSMANLI FİLİSTİNİ VE ABDULHAMİDİ SANİ

Mart 19, 2009

Osmanlı Kudüsü

Barbaros.biz adresinden alıntılanmıştır.Sitenin kurucusuna bu fevkalade çalışmasından dolayı teşekkür ederiz.

Kayı Boyu‘ndan gelen Osmanlılar, Selçuklular‘ın yıkılmasından sonra Söğüt ve Domaniç‘te attıkları filizlerin 600 yıl üç kıtaya kök salacak -tarihin kaydettiği- en azametli devletlerden birine dönüşeceğini bilmiyorlardı. Söğüt ve Domaniç ovalarında filizlenen ve serpilmeye bşlayan Osmanlı medeniyetinin sunduğu başarılı idari ve sosyal sistemlerle çözülen problemler, asırlar geçmiş olmasına rağmen günümüz modern dünyasında bir türlü gerçekleştirilememekte, o gün az bir kuvvetle sağlanan asayiş ve güven ortamı bugün dev ordu ve silahlarla sağlanamamakta ve yeryüzünde huzur sağlamak adına gökyüzünden yağdırılan bombalarla oluk oluk kan akıtılmaya devam edilmektedir. Batı güdümündeki günümüz dünyasında bir kaç yıl içinde içinde -savaş kuralları da ayaklar altına alınarak- katledilen insan sayısının Osmanlı‘nın 600 yıl içinde yaptığı savaşlarda ölen toplam insan sayısından çok daha fazla olması da yaşanan katliamların dehşetini ve tek dişi kalmış medeniyetin maskesini gözler önüne sermektedir.

Osmanlı Kudüsü

3 kıtada 623 yıl hüküm süren, 20.000.000 kilometrekareye ulaşan uçsuz bucaksız topraklarında bugünün 50‘den fazla ülkesini 36 Padişah, 219 Sadrazam ve 129 Şeyhülislam’ın idaresinde bir arada yönetmeyi başaran; bu yapı içinde birbirinden farklı dil ve din sahibi milletleri birbirleriyle kaynaştırıp asırlar boyu hoşgörüyle idare etmeyi başaran Osmanlı Devleti gibi bir başka imparatorluğu tarih henüz kaydetmemiştir.

Eski Dönem Osmanlı Kudüsü

Bügünün sancılı coğrafyası Ortadoğu ve Balkanlar‘daki devlet ve milletler de en huzurlu günlerini Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşadılar. Bölge insanı hâlâ Osmanlı‘nın uyguladığı yöntemlerden meded umarken, Osmanlı‘nın birçok alanda uyguladığı bu yöntem ve ilkeler bugün gelişmiş dünya ülkeleri tarafından da uygulan(a)masa da kabul görmekte veya en azından başarısı itiraf edilmektedir.

Filistin’de Barış ve Güven Dolu

402 Yıllık Osmanlı Dönemi

Osmanlı Filistini

Filistin, Haçlı seferlerinin ardından başlayan ve yaklaşık iki asır süren Memlük hakimiyetinden sonra Yavuz Sultan Selim döneminde Mercidabık Savaşı’ndan sonra (24 Ağustos 1516) Osmanlı topraklarına katıldı. Bölgenin tamamının fethi ise Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlandı. Kanuni döneminde üç semavi din açısından da önemli olan “Harem” olarak adlandırılan kısmın bakımı yapılarak etrafındaki duvarlar yeniden inşa edildi.

Osmanlı Devleti, Filistin’i Suriye sınırları içinde Şam’a bağlı Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed olmak üzere dört sancağa ayırdı. Daha sonra bu sancaklar Kudüs’e bağlı birer eyalet oldu. Filistin emirlerlerinden Cezzar Ahmet Paşa döneminde Mısır’ı ele geçiren Napolyon Bonapart, büyük bir ordu ile Filistin’in Yafa şehrini aldı. Ancak Cezzar Ahmet Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu Akka Kalesi’nde Napolyon’u geri çekilmek zorunda bıraktı (1799). Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı dönemde Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, Filistin’in tamamını ele geçirdi. Filistin 1840 yılına kadar Mısır’ın yönetimi altında kaldı. Ancak daha sonra tekrar Osmanlı idaresine geçti.

Osmanlı Şehirlerinden İstanbul, İzmir ve Kudüs Resimleriyle Süslenmiş

Bir Osmanlı Haritası

1877 tarihinde Kudüs merkeze bağlı bir Mutasarrıflık oldu. Bir yıl sonra ise Nablus ve Akka Kudüs’e bağlandı. Böylece Filistin’in kuzeyi Beyrut Valiliği‘ne güneyi ise Kudüs Mutasarrıflığı idaresine bırakıldı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Filistin’in yönetimi 402 yıllık Osmanlı idaresinden çıkarak İngiliz mandasına geçti.

Osmanlı Döneminde Filistinde Demografik Yapı

Osmanlı Filistini

Filistin’de bir Yahudi topluluğunun oluşturulması 19. yüzyıl boyunca yükselen bir seyir izlemiştir. Bu dönemde Filistin topraklarında üç farklı Yahudi grup bulunmaktadır: İlki uzun yıllar önce bu topraklara gelmiş olan ve büyük ölçüde bölge halkı ile kaynaşmış bulunan Sefarad Yahudileri‘dir. Yüzyıl içerisinde parça parça gelen ve daha çok Kudüs, Safed, Taberiye ve el-Halil gibi bölgelere yerleşmiş bulunan ve yerleşik bulunan Yahudiler‘den de uzak durmaya çalışan Eşkenazi Yahudi tabaka, ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü grup ise yüzyılın sonlarına doğru Siyonizm hareketinin güçlenmeye başlaması ile birlikte bu topraklara göçen Yahudiler‘den oluşmaktadır. Osmanlı döneminde Filistin’de önceden olduğu gibi Müslüman Araplar, nüfus içinde çoğunluğu oluşturmaktaydı. Müslümanlar, 1880’de nüfusun %87’sini, 1890’da %85’ini ve 1914’te %83’ünü (Bu dönemde bölgeye göç eden ancak vatandaşlığa kaydedilmeyen Yahudiler hesaba katıldığında %77) oluşturmaktadır. Filistin’de yaşayan Müslümanlar‘ın tamamına yakını Sünni’dir. Filistin topraklarının büyük bir kısmı devlet kayıtlarında miri arazi olarak geçmektedir. Bu nedenle burada yaşayan Müslümanlar hayatlarını devletin kendilerine verdiği toprakta tarımla uğraşarak kazanıyorlardı. Devlet toprakları dışında kalan topraklar ise vakıflara aitti. Filistin topraklarında nüfusun az bir kısmını teşkil eden Hıristiyanlar ve Yahudiler daha çok şehirlerde yaşıyorlardı. 19. yüzyılda elde ettikleri ticari imtiyazlarla bu azınlık, bütün Ortadoğu’ya ticari kurumlarıyla birlikte giren Avrupalılar‘a bağlı olarak ticaretle uğraşıyordu.

Bir Adalet ve Hoşgörü İdaresi

Osmanlı Filistini

Osmanlı Devleti, daha önceki Müslüman yönetimleri gibi, üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu bölgede Müslüman olmayan topluluklara karşı hoşgörülü tavrını devam ettirmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri, Filistin’deki idarenin bölgede yaşayan Yahudiler‘i dini vecibelerini yerine getirme konusunda ne kadar serbest bıraktığını açıkça göstermektedir. Osmanlı Devleti, Müslümanlar’a ait topraklarda yaşayan gayrimüslimler hususunda “Şer-i Şerif” adı verilen hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmiştir. “Şer-i Şerif” denilen bu İslam hukukuna göre, Müslümanlarla barış yapan ve İslâm Devleti‘nin hakimiyetini kabul eden gayrimüslimlere “Zımmi” denirdi. Din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde Şer-i Şerif’e göre muamele yapılırdı. Müslümanlara ait topraklarda yaşayan zımmilerin aynı topraklarda yaşayan Müslümanlardan farkı, din ayrılığından doğan bir farklılıktı. Örneğin, Müslümanlar zekat vermekle yükümlü oldukları halde, gayrimüslimler zekat vermekle yükümlü değillerdi. Gayrimüslimler kazançlarına göre, senede bir defa “Cizye” denilen bir vergi vermekteydiler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar ise bu vergiden muaftı.

Osmanlı Filistin’inde Özgürce Dinlerini Yaşayan Kudüs’ün Eski Yahudi Topluluğu

Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda da değildi. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer konularda, kendi inandıkları hukuki hükümler uygulanırdı. Bütün bunların yanında, gayrimüslimlerin de can, mal, namus ve şerefleri Müslümanlarda olduğu gibi gibi dokunulmazdı. Muhtaç gayrimüslimler, sosyal haklardan bir Müslüman ile eşit şekilde yararlanırdı. Bazı istisnaların dışında, devlet kademelerinde yer alabilirlerdi. Bütün hukuki davalarda müslim ile gayrimüslüm farkı yoktu.

Osmanlı Filistin’inde Özgürce Dinlerini Yaşayan Hristiyanlar’ın Noel Kutlaması

ve Onları İzleyen Osmanlı Halkı

Birçok Osmanlı beldesindeki kiliseler, havralar, mezarlar, arşivlerdeki belgeler, mahkeme kararları Müslüman hoşgörüsünün en büyük delilleridir. Hz. Ömer’in Kûfi hattı ile kaleme aldığı ve Kudüs’teki gayrimüslimlerin hak ve hürriyetlerini özellikle zikrettiği ve sonradan Osmanlı Sultanları‘na ilham kaynağı olan fermanın aslı Osmanlı Arşivleri‘nde hala mevcuttur. Filistin’in Osmanlı hakimiyetine girmesinin ardından Patrikhane‘nin ve Hıristiyan toplulukların hak ve imtiyazlarını belirten çeşitli fermanlar çıkarılmıştır. Hz. Ömer ile başlayan ve Selahaddin-i Eyyubi ile devam eden Kudüs’teki mukaddes mekanların fermanlarla teker teker sayılması ve burada yaşayan gayrimüslimlerin sahip oldukları hak ve hürriyetlerin tespit edilmesi adeti, bu topraklar Osmanlı yönetiminden çıkıncaya kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti farklı unsurlara hukuki bir statü ve serbestlik sağlayan millet sistemini Filistin topraklarında daha kapsamlı bir şekilde sürdürmüştür. Kısaca Kudüs, Osmanlı hakimiyeti altında tam bir barış ve huzur dönemi yaşamıştır.

Filistinliler’in Osmanlı Sevdası

Şanlı Plevne Savaşı’nda Türk Askerleriyle Birlikte Mücadele Eden

Filistinli Osmanlı Askerleri

Osmanlı Devleti döneminde yaşadıkları barış ve huzurun özlemiyle yaşayan Filistinliler, bugün baba ve dedelerine Osmanlı Devleti‘nce verilen ve kimlik belgesi yerine geçen tezkereler ile bazı evrakları hala saklamaktadırlar. Osmanlı İdaresi, Filistin‘de derin izler bırakırken bugün bile her fırsatta o günleri yadeden Filistinliler Osmanlı‘ya övgüler yağdırmakta ve “Osmanlı bu topraklardan gittiği günden beri oluk oluk kan akmaya devam ediyor.” diyerek bu gerçeği açıklıkla dile getimektedirler. Yahudiler’in kendilerine Filistin’den toprak satması için çok yüklü bir miktar para teklifi yaptıkları halde bu teklifleri reddedip Yahudilere toprak satışını yasaklayan Sultan II. Abdülhamid Han da Filistinliler arasında en sevilen ve tanınan Osmanlı Padişahı olmaya devam etmektedir.

Sultan Abdülhamid Han

Yahudilere Toprak Satmıyor

Sultan Abdulhamid II

Sultan Abdülhamid hatıratında şu sözlere yer verir: “Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.

Kudüs’ü ve Filistin’i de içine alan Osmanlı Haritası’nı Gösteren O Döneme Ait Kartpostal

Osmanlı Devleti, Filistin’de Yahudi yerleşimini arttırmayı planlayan Siyonist harekete karşı daima ihtiyatlı bir siyaset takip etmiştir. Sultan II. Abdülhamid, Siyonizm‘i siyasal bir sorun olarak görmekte ve Yahudiler‘in kitlesel olarak Filistin’e yerleştirilmelerinin doğuracağı sakıncaları bilmekteydi.

Sultan Abdulhamid II

Siyonist hareketin lideri Theodore Herzl, Filistin‘in Yahudi göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudi idaresine sahip olmasına karşılık Osmanlı‘nın Avrupa Devletleri’ne olan borçlarının ödenmesi ve Avrupa basınında Padişah lehinde propaganda yapılması teklifini sunmak üzere Sultan II. Abdülhamid‘le görüşme talebinde bulundu. Padişah‘la bizzat görüşemeyen Siyonist Lider Theodore Herzl teklifini 1901 yılı Mayıs ayında Polonya’lı adamı Philip Newlinsky aracılığıyla Sultan’a iletti. Ancak bu talebe çok hiddetlenen dâhi idareci Sultan II. Abdülhamid teklifi kesin bir dille reddederek “Eğer Herzl senin arkadaşın ise ona nasihat et, bu mevzuda bir adım daha atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz!” diyerek tarihi bir cevap vermiştir.

Sultan Abdulhamid II

Bununla yetinmeyen Osmanlı Devleti, Filistin topraklarında Yahudi yerleşimini engellemek için çok önemli hukuki tedbirler almaya başladı. İlk olarak Yahudi yerleşimini engellemek için 18 Recep 1287 tarihli (1871) İrade-i Seniyye ile Filistin toprakları Miri Arazi‘ye (Devlet Arazisine) dönüştürüldü. Ancak % 20’si yine mülk arazi şeklinde devam ettiği için Yahudiler bu kısımdan koparabildiklerine yerleşebiliyorlardı.

Sultan Abdulhamid II

Sultan II. Abdülhamid 25 Rebiülâhir 1308/1883 tarihinde neşrettiği iradesindeki hukukî düzenleme ile Filistin Arazisi hakkındaki muhtemel kanunî boşlukları da doldurarak Yahudiler‘e mülk satışına konulan engelleri daha da arttırdı. Bir taraftan da Hazine-i Hâssa‘daki şahsî mal varlığıyla Filistin‘de mümkün olduğu kadar çok toprak satın alarak Yahudiler‘in bu topraklara yerleşme yollarını bütün bütün kesmeye çalıştı.

Sultan Abdulhamid II

Sultan II. Abdülhamid, Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma nedenlerini 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihinde yayınladığı iradesinde net bir şekilde açıkladı. Bu nedenlerin başında da Filistin’de yerleşmek isteyen Yahudiler‘in bu topraklarda bir Yahudi Devleti kurmayı amaçladıkları gösterilmekteydi. 21 Kasım 1900 tarihinde de Yahudilerin Filistin‘e yerleşmelerini önleyici bir tedbir olarak “Mukaddes Toprakların Duhûliye Şatları” adı altında yeni tedbirler getirilmiştir. Bu şartlara göre Filistin‘i ziyaret edecek her Yahudi, üzerinde mesleği, milliyeti, ve ziyaret sebebi yazılı bir tezkere veya pasaporta sahip olacaktı. Yahudiler’in elindeki bu tezkere Filistin‘e ulaştıklarında görevli makamlarca alınıp kaydedilecek, 30 günlük sürenin dolmasından sonra ise sınır dışı edileceklerdi. Sultan II. Abdülhamid durumu daha da netleştirerek daha sonra Filistin toprakları da dahil olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudiler‘e toprak ve mülk satışını tamamen yasakladı.

Osmanlı Dönemi El-Aksa Camii

Sultan II. Abdülhamid‘in Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma nedenlerini fevkalâde bir basiret ve ileri görüşlülükle açıkladığı 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihli iradesinde durumu şöyle özetlemiştir:

“Yıldız Sarayı Hümâyûnu Baş Kitâbet Dairesi,

Beyrut Vilâyeti dahilinde Safed Kasabası’nda bulunan ve Hayfa’ya 440 (Dört yüz kırk) ecnebî Musevinin istidâları vechile Tâbi’iyyet-i Devlet-i Aliyye’ye kabulleri istîzânın hâvi resîde-i dest-i ta’zim olan 20 Zilhicce 1308 tarihli tezkere-i Sâmiye-i Sadâret-Penâhileri manzur-i alî oldu. Musevîlerin Kudüs civarında içtima ve iskân etmeleri, ileride orada bir Musevî hükümetin teşekkülünü intâc edebileceği müâbesesiyle kat’â câ’iz olmaktan başka; zaten Memâlik-i Şâhâne arâzi-i hâliyeden ma’dûd olmadığına ve medenî Avrupalıların memleketlerinden tardetdikleri eşhâsın Memalik-i Şahâneye kabulüne bir sebep olmayıp, hususuyla ortada bir Ermeni Fesâdı mevcûd iken bu suret aslâ câiz olmayacağına nazaran ne merkûmenin ne de sair Musevilerin kabûl olunmayarak Amerika’da iskân etmek üzere geri gönderilmeleri zımnında ba’demâ ayrı ayrı ma’ruzâta hâcet kalmayacak sûrette Meclis-i Vükelâca umumî bir karâr ittihâzıyla bâ-mazbata arz ve istizân-ı keyfiyyet olunması muktezâ-ı irâde-i Seniyye-i Cenâb-ı Hilâfet-Penâhî’den bulunmuş ve binaenaleyh Tezkere-i Sâmiye-i Vekâlet-penâhîleri takımıyla iâde edilmiş olduğundan ol bâbda emir ve fermân Hazret-i Men Lehü’l Emrindir.

21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1307 (1891) Ser-Kâtib-i Hazret-i Şehriyârî Süreyyâ”

Bir Mason Teşkilatı Olan

“Osmanlı’nın Ergenekonu”

İttihat ve Terakki Cemiyeti İle Çöküş Başladı

Büyük Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid tarafından Filistin’de Yahudi yerleşimi ile ilgili olarak güdülen kararlı siyaset daha sonra çoğu masonlardan oluşan ve tıpkı bugünkü Ergenekon gibi terör dahil her türlü gayrimeşru yolu kullanarak amacına ulaşmak için tetikçileri marifetiyle suikastlar tertipleyen, localarda gizli merasimlerle örgüte katılan üyelerin eliyle 31 Mart ayaklanması gibi kendi organize ettikleri provakasyonları sahneleyerek halkı kışkırtıp saray ve hükümet üzerinde baskı kurmak suretiyle Sultan‘ı tahtan indiren ve hapseden “İttihat ve Terakki Cemiyeti” tarafından ortadan kaldırıldı. Yönetimi kanunsuz bir şekilde ele geçiren örgüt, 7 Eylül 1911 tarihinde Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Yahudiler‘in, Arazi Kanunu’nun “Ölü Toprakların İhyası”na ait 78 ve 103. maddelerinden yararlanmasını sağlamak amacıyla bir “Şura-yı Devlet Kararı” yayınladı. Örgütün Yahudi yerleşimi için açtığı bu kapı ile Filistin’deki Yahudi nüfusu hızla artmaya başladı.

Sultan Abdulhamid II

“İttihat ve Terakki Yönetimi”nin Osmanlı Devleti’ni Almanya saflarında I. Dünya Savaşı‘na sokması, ard arda devam eden ihanetler sonucu bir çok cephede yaşattığı yenilgiler ve Sarıkamış‘da 90.000 askerimizin donarak şehit edilmesi gibi bir çok icraatları sonucunda koca İmparatorluk hızla dağılma sürecine girdi. Sultan II. Abdülhamid Han‘ın başta eğitim, sağlık, haberleşme ve ulaşım olmak üzere dev projelere imza atarak Osmanlı‘da inanılmaz bir yapılanma ve yükseliş hamlesi başlatmasıyla tedirgin olan iç ve dış düşmaların desteği ile iktidara gelen darbeci “İttihat ve Terakki Yönetimi” yıldızı parlayan koca İmparatorluğu bir kaç yıl içinde bütün kurum ve kuruluşları ile çökertti. Eğitimli yüzbinlerce beyin gücü I. Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı ile açılan cephelerde şehit oldu. Ayrıca bugün bile başımızı ağrıtan Ermeni ve Arap tehciri gibi uygulamalara da imza atan örgüt bir çok milletleri küstürerek mason localarında kendisine biçilen rolü fazlasıyla yerine getirdi.

Filistin‘i devlet garantisi ile koruyan ve bu topraklarda yüzyıllarca barış ve huzuru tesis eden Osmanlı Devleti‘nin çöküşe geçmesiyle sahipsiz kalan Filistin ise Siyonist Rejim‘in merhametsiz ellerinde girdiği kan ve gözyaşı dolu bir sancı sürecini yaşamaya devam etmektedir. Bir kudret eli imdata yetişene kadar..

Masonlar II. Abdulhamid’in Tahtan İndirilişini “Zafer Yıldönümü” Olarak Kutluyor

Sultan Abdulhamid II

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, “Türk Masonları’nın Zaferi” diye nitelendirilen Sultan II. Abdulhamid‘in tahttan indirilmesini kutluyor. Masonlar, II. Meşrutiyet‘in ilanının 100. yılında 2008‘i “Hürriyet ve Eşitlik Yılı” olarak ilan etmelerinin ardından konuyu şimdi de Avrupa Mason Buluşması‘na taşımaya hazırlanıyor.

Sultan Abdulhamid II

“Türk Masonluğu’nun ayağa kalkışının 100. yılı anısına uluslararası etkinlikler düzenleneceği” belirtildi. “Avrupa Mason Buluşması Organizasyon Komitesi”nde yer alan Türk Masonları‘nın girişimiyle alınan karar gereği, Sultan II. Abdulhamid dönemi, II. Meşrutiyet‘in oluşum süreci, Masonlar‘ın bu süreçteki oynadıkları rol ve Osmanlı‘da masonik faaliyetler gibi çok kapsamlı çalışmalar yapılacak. Bunun için Türk Masonları‘nın yoğun bir lobi çalışması içinde olduğu belirtiliyor. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, bütün bağlı kuruluşlarına II. Meşrutiyet‘in 100. yıl kutlamalarının 2008 boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması talimatı vermesinden sonra, ülke çapında çeşitli localar tarafından kutlama programları düzenlenmeye başlandı. Bu doğrultuda “Meşrutiyet Defileleri“, kitap tanıtımları, konferanslar ve benzer etkinlikler düzenlendi.

Sultan Abdulhamid II

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Caner Arabacı, II. Abdulhamit‘e karşı darbe yapan İttihat Terakki‘nin masonik bir örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, “İttihatçıların kökenleri Jöntürkler’dir ki; bunların ilk örgütlenmeye başladığı yer İngiliz Sefareti’dir. Talat Paşa ve Ahmet Rıza gibi önde gelen isimler Mason’du. Abdulhamit’e karşı gerçekleştirilen darbe İttihatçı-Mason-İngiliz işbirliğinin ürünüdür. Rıza Tevfik, hatıratında anlattıklarına göre darbeden sonra İngiliz Sefareti’nde teşekkür ziyaretinde bulunulmasını önerir” dedi. Arabacı, Abdulhamit’in Balkanlar’da isyan başlatan ordu içindeki İttihatçı oluşumun darbe hazırlığında olduğunu fark ettiğini ve buna karşı 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koyduğunu kaydederek, “Ancak darbecilerin asıl hedefleri bu değildi. İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de tehdit İslâm Birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdulhamit Han’dan kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla tarihe 31 Mart Vakıası diye bilinen oyun sahnelenerek darbe gerçekleştirildi ve Abdulhamit Han başka yer kalmamış gibi Selanik’e götürülerek bir Yahudi’nin evine hapsedildi. Böylece Filistin’e karşı Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeme teklifi yapan Siyonist Lider Theodor Hertzel’e “Vatan parayla satılmaz” cevabının adeta intikamı alınıyordu.” diye konuştu.

Sultan Abdulhamid II

Doç. Arabacı, Abdulhamit‘in nasıl bir Siyonist-Emperyalist darbenin kurbanı olduğunun 1917’de Theodor Hertzel ile İngiliz Dışişleri Bakanı Althur Balfour tarafından Filistin‘de Siyonist İsrail Devleti‘nin kurulacağının deklare edilmesiyle ortaya çıktığını dile getirerek, “Abdulhamit Han’ın hal’iyle (Tahttan İndirilişiyle), İttihatçıların elinde devlet hızla dağılma sürecine girdi. Masonlar, elbette bunu kutlar. Bunların kutladıkları, Osmanlı’nın yıkılışı, bugün 60. yılını kutlayan İsrail hançerinin saplanışı, Anadolu’nun çöküşü ve Osmanlı’nın çocuklarının borç batağında Batı’ya el açar duruma düşürülüşüdür” dedi.

Filistin ve Kudüs’de Osmanlı-Türk Eserleri

Osmanlılar‘ın Filistin topraklarını fethetmelerinden sonra Osmanlı Padişahları ve onların yönetimindeki Müslümanlar Filistin‘le yakından ilgilenmeye, orada çeşitli mimari eserler, hanlar ve ma’bedler inşâ etmeye başlamışlardır. En çok da askeri kurumlara ağırlık vermiş ve hatta Akkâ gibi askeri kurumlarla donatılmış şehirler oluşturmuşlardır.

Nitekim bu şehir 1798 yılında surlarıyla, kaleleriyle ve Osmanlı eseri olan camileriyle, Osmanlı Paşası Ahmed Cezzar Paşa‘nın komutasında Fransızlar‘ın şiddetli saldırısına karşı direnmiştir. Osmanlılar‘ın Sultan II. Abdulhamid Han döneminde ve İngilizler‘in Mısır‘ı işgal etmelerinden sonra kurmuş oldukları ve sahrada, Mısır yolu üzerinde bulunan Bi’ru Sebu’ Şehri de böyledir.

Filistin‘in genelinde hâlen ayakta duran camilerin ve belediye binalarının çoğu da Osmanlılar tarafından inşa edilmiş binalardır. Bu belediye binalarının en güzelleri de Yafa ve Gazze belediyelerinin binalarıdır. Akka bölgesindeki su kanallarını, su yollarını (arkları), hanları, köprüleri, zaviyeleri ve benzeri eserleri görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. Ancak Osmanlı‘nın geriye bıraktığı eserlerin belki en güzeli Hicaz Demiryolu Hattı ve buna bağlı olarak gerek Filistin‘in iç bölgelerinde gerekse kıyı kesimlerinde kurulan zarif istasyonlardır.

Osmanlılar bütün Filistin şehirlerindeki ve özellikle el-Halil kentindeki kutsal yerlere ayrı bir önem vermişlerdir. Türkler‘in Kudüs olarak adlandırdıkları Beytu’l-Makdis‘in ise ayrı bir yeri olmuş ve gösterilen özenden en büyük payı burası almıştır. Kutsal Mescid-i Aksa‘yı ve Kubbetu’s-Sahra‘yı Osmanlılar onarmış ve çevresine o sağlam kaleyi inşâ etmişlerdir.

Osmanlı Filistini’nin Bugünkü İsrail Sınırları İçerisinde Kalan Osmanlı Saat Kuleleri

Bunun yanı sıra oranın etrafındaki medreseleri, zaviyeleri, tekkeleri, çarşıları ve hanları tamir etmişlerdir. 1534 yılında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Kudüs‘ün etrafına 4200 m uzunluğundaki sur inşa edilmiştir. Bu surun Mescid-i Aksa ve Kubbetu’s-Sahra duvarlarından itibaren uzunluğu 600 m‘yi bulmaktadır. Yüksekliği bazı yerlerde 30 m‘ye kadar ulaşır. Üst kısmın genişliği askerlerin üzerinde yürüyebileceği şekilde 2 m‘dir. Bu surun yaklaşık 10 kapısı ve çok sayıda burcu vardır.

Osmanlılar Hac yollarına da önem vermiş, bu yollar üzerinde çok sayıda konaklama yeri ve Kudüs‘ün güneyinde bulunan Kanuni Sultan Süleyman çeşmeleri gibi çeşmeler açmışlardır. Bu çeşmelerden hacılar hâlâ istifade etmektedirler.

Osmanlılar‘ın bıraktığı eserlerin tümünü burada sıralamamız mümkün değildir. Burada sadece Kudüs suru içinde ve 1 km2‘lik bir alan üzerinde bulunanlar ise da şunlardır:

  • Kudüs tarihçisi Muciruddin el-Hanbeli Türbesi (H. 927, M. 1520)

  • El-Ervâh (Ruhlar) Kubbesi

  • Hızır Kubbesi

  • Kırmızı Minâre

  • Sultan Hamamı (Günümüzde Süryâniler kilisesinin bir bölümünü oluşturmaktadır)

  • Davud Peygamber Türbesi (Davud Peygamber kapısının 150 m. güneyindedir) (H. 930, M. 1523)

  • Mahkeme Kapısı Sebili (Çeşmesi) (Kasım Paşa Sebili) (H. 933, M: 1526)

  • Kudüs Kalesi Minâresi (H. 933, M. 1531) (H. 1065, M. 1655 yılında onarımı yapılmıştır)

  • Sultan Bereketi Sebili (H. 943, M: 1536)

  • Vâd Yolu Sebili (H. 943, M: 1536)

  • Silsile Kapısı Sebili (H. 943, M: 1536)

  • El-Atem Kapısı Sebili (H. 943, M: 1536)

  • Süleymân Sebili Kıraathanesi (H. 943, M: 1536)

  • Nâzır Kapısı Sebili (H. 943, M: 1536)

Osmanlıların (M: 1530-1537) Yılları Arasında İnşâ Etmiş Oldukları Surlar, Kapılar ve Burçlar:

  • El-Amud Kapısı (Dımeşk Kapısı) (Yeniden inşâ edildiği târih: H. 944, M. 1537)

  • Sâhire Kapısı (H. 944, M. 1537)

  • Laklak Burcu (H. 945, M. 1538)

  • Siti Meryem Kapısı (H. 945, M. 1538)

  • El-Halil Kapısı (Yafa kapısı) (H. 945, M. 1538)

  • Peygamber Davud (a.s.) Kapısı (H. 945, M. 1538)

  • Kibrit Burcu (H. 947, M. 1540)

  • Mağribliler Kapısı (Zebel Kapısı) (H. 947, M. 1540)

  • Bayram Çavuş Kulesi (H. 947, M. 1540)

  • Bayram Çavuş Medresesi (H. 947, M. 1540)

  • Haseki Sultan (H. 959, M. 1551)

  • Mevleviye Camisi (H. 995, M. 1586)

  • Muhammed Ağa Halvethânesi (H. 996, M. 1587)

  • Nakşibendiler (Özbekiler) Zâviyesi (H. 1025, M. 1616)

  • Afganiler Zâviyesi (H. 1040, M. 1630)

  • Ali Paşa Mihrabı (H. 1047, M. 1637)

  • Yusuf Ağa Kubbesi (H. 1092, M. 1681)

  • Çorbacı Sebili Camisi (H. 1097, M. 1685)

  • Peygamber Mescidi (Hızır Namazgâhı, diğer adıyla Bahbah Kubbesi.) (H. 1112, M. 1700)

  • Şeyh Bedir Sebili (H. 1153, M. 1740)

  • Et-Tin (toprak) Kıraathanesi (H. 1147, M. 1734)

  • İzz Evi, (H. 1205, M. 1790)

  • Sultân Mahmud Eyvânı (H. 1223, M. 1808)

  • Esbât Kapısı (Harem) (H. 1223, M. 1808)

  • Veliyyullah Ebu Medyen Zaviyesi (Mağribliler zaviyesi) (H. 1269, M. 1852)

Yapılış Tarihleri Bilinmeyen Osmanlı Eserleri:

  • Disi Camisi

  • Ömeri Safir Camisi

  • Mus’ab Camisi

  • Han Sultan Camisi

  • Ebu Bekir Sıddık Camisi

  • Osman bin Affan Camisi

  • Suveyka Allun Camisi

  • Burak Camisi

  • Şeyh Reyhân Camisi

  • Şeyh Mekki Türbesi

  • Şeyh Hasan Türbesi

  • Hz. Süleymân (a.s.) Efendimizin Makâmı ve Camisi

  • El-Halil Kapısı Kabirleri

  • Attarlar Çarşısı Sebili

  • Zeytinyağı Hânı Sebili

  • Dercu’l-Vâd Sebili

  • Dercu Hitta Sebili

  • Dâri Şeref

  • Çok Sayıda Köprü

  • Çok Sayıda Çarşı

Bütün bu eserler sadece Kudüs şehrinde ve onun surları içinde kalan alan üzerinde bulunmaktadır. Üstelik bu şehir Filistin şehirlerinin en büyüğü değildir. Filistin şehirlerinin çoğunu buna kıyaslamak mümkündür.

Araplar Türkleri Arkadan Vurdu Masalı

Ayyıldızlı Sancağın Altında Düşmana Karşı Gövde Gösterisi Yapan Araplar

Milliyetçilik, Türkiye‘de Müslüman Araplarla Türkleri birbirine düşman etmek için Arap düşmanlığı üzerine oturtulmuştur. Bu düşmanlığı körükleme adına en çok ileri sürülen iddia, I. Dünya Savaşı’nda Arapların bizi arkadan vurduğudur. Oysa bu, içlerinde Yahudi tarihçilerin de bulunduğu bütün ciddi tarihçilerce reddedilen bir efsanedir. I. Dünya Savaşı‘nda bize karşı sadece Şerif Hüseyin Ailesi, o da Mekke-Maan hattında savaşmış ve onun ihaneti, savaşta tayin edici bir rol oynamamıştır. Onun dışında, Irak, Suriye, Filistin gibi bütün diğer cephelerde Araplar bizimle beraber savaşmışlardır, hem de Cemal Paşa‘nın bazı Arap halka ve ileri gelenlerine yaptıklarına rağmen. Kaldı ki, “Kimse, bir başkasının suçuyla suçlanıp yargılanamaz” ve “Onlar bir topluluktu, geldi geçti… onların yaptıklarından siz sorguya çekilecek değilsiniz” düsturları, bugünün nesillerini atalarının yaptığından dolayı sorumlu kılmaz. Dolayısıyla, “Araplar, ihanetlerinin cezasını çekiyor” demek, korkunç bir bühtandır. Kaldı ki Müslüman, “kendi nefsine karşı savcı, kardeşlerinin ise avukatı”dır. I. Dünya Savaşı‘nda özellikle Filistin cephesinde Yahudiler bize karşı İngilizlerin yanında savaşmışlardır ve onların yaptıkları konusunda Cevat Rifat Atilhan‘ın 100’ü aşkın kitabı vardır.

Türkler ve Araplar Her Yerde Omuz Omuza

Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani asıl cephenin gerisinde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. Asıl cephe, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini arkadan vuran herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a sadık kalmıştır.. Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan cephe gerisi dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte hiç bir kayıt yoktur.

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:

O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.

I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir. Bu konuyla ilgili başka bir hakikat de, Araplar içinde milliyetçiliği başlatanların Müslüman Araplar değil Hıristiyan Araplar olmasıdır.

Son Dönem “Osmanlı Filistini”

Osmanlı Filistini üç coğrafi bölgeden oluşuyordu.

1-Akka Sancağı: Kâzımiye Nehri’yle Mukatta Nehri arası.

2-Nablus Sancağı: Mukatta Nehri’yle Zerduludce Nehri arası.

3-Kudüs Sancağı: Nablus’un güneyinde Berseba Vadisi’ne kadar olan bölge.

Osmanlı mükî idare sistemine göre Kudüs 1887 yılında merkeze bağlı müstakil bir Mutasarrıflık haline getirilmiştir. 1 yıl sonra Beyrut Vilayeti oluşturulmuş ve Kuzey Filistin‘deki Nablus ve Akka Sancakları bu vilayetin sınırları içine dahil edilmiştir. Böylece Filistin iki kısma ayrılmıştır. Kuzey Filistin Beyrut Valiliği‘nden yönetilirken Kudüs Mutasarrıflığı Güney Filistin’den sorumluydu.

Beyrut Vilayeti‘ne bağlı Akka Sancağı herbiri bir Kaymakam tarafından idare edilen merkez Akka Kazası, Hayfa, Tiberyas, Safed ve Nâsıra Kazaları‘ndan oluşuyordu. Nablus Sancağı da Merkez, Cenin, Beni Sa’b ve Cemâîn Kazaları‘ndan oluşuyordu.

Kudüs-ü Şerif Mutasarrıflığı ise 127 köyü de içine alan Merkez Livâ‘sı, 57 köyü içine alan Yafa, 91 köyü içine alan Gazze, ve 52 köyü içine alan Halilü’r-Rahman Kazaları‘ndan oluşuyordu.

Reklamlar
No comments yet

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: